çeşmealtı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çeşmealtı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2017 Pazartesi

Yaza Kadar Unutursunuz Diye

Günlerden 1 Temmuz 2017, o zaman henüz çalışıyorum, haftasonu için Çeşmealtı'ndayım. Yüzer, takılırız diye bir arkadaşım geldi. Deniz kıyısı bir masaya konuşlandık, yüzüp çıkıp bira içiyoruz, sohbet ediyoruz. Sanırım üçüncü girişimizdi ki arkadaşımın koluna yakan bir şey değdi. Denizanası olması lazım ama bakınıyoruz suyun içinde sadece salınan otlar var. Hemen eve koştuk. Amonyaktı, antihistaminik kremdi uyguladık. Çocuğun kolu cayır cayır yanıyor. Eczaneye de gittik. Yaptıklarımızdan başka bir şeye gerek yokmuş. Günü sonlandırıp vedalaştık.

Biraz soruşturmadan sonra öğrendim ki bir süredir o şey neyse kendisinden herkes muzdarip.

Ertesi gün oldu. İki arkadaşım arayıp "yanına yüzmeye geliyoruz" dediler. Gerekli uyarılarda bulundum, kabul edip geldiler. Bu sefer aynı yerin yakınında özel bir plaja girdik. Yine yüzüp çıkıp güneşleniyoruz. O sırada ara ara "beni bi'şey ısırdı" diye danışmaya gidenler var. Sanırım yine üçüncü girişimizdi. :) Bizimkiler edeplice bellerine kadar suda çimiyorlar. Sen dün birebir yaşamışsın, neden etrafına dikkatlice bakıp onlara katılmıyorsun demi?! Dalıp çıkıyorum, serbest stil gidip geliyorum derken bana da bir şey temas etti. Üstelik dalıp yukarı doğru çıkarken. Suyun üstüne bir çıkışım var, görmeniz lazım. :)) Şimdi ben bu durumda günün bilgisine denizi çok seviyorum mu yazayım, yoksa su katılmamış salağım mı bilemedim. :)

O sırada bir yandan salaklığıma kahkahalar atıp bir yandan da en yakın duşa gidip kolumu tuzlu sudan arındırmaya çalıştım. Sonra doğru eve... Yine amonyaklar... Kremler... Tesadüf şu ki bir önceki gün çarpılan arkadaşın da hemen hemen aynı yerine denk gelmişti. İkimiz de yüzümüze denk gelmediği için şanslıyız. Tam olarak şöyle oldum;


Bir süre cayır cayır yandı. Bir süre de tam eklem yerimde olduğundan kolumu kıvırırken zorluk çektim. Ertesi gün pazartesi olduğundan rapor alıp işe gitmemeyi bile düşündüm. :)) Yapmadım tabii ki... Çünkü bok varmıştı... :P  Bir süre de aşağıdaki şekilde iz kaldı. Şimdi onun onda biri kadar ve zar zor görünen bir iz var. Geçmese de sıkıntı değil.


Birkaç gün sonra başka bir arkadaşım çocuğunun oyun kovasıyla mahluklardan birini yakalamış. Meğer bizim suda salınan ot görünümlü mendeburlar baya denizanasıymış! Bu türü hiç görmemiştim. Aklınızın bir köşesinde bulunsun diye onları da bırakıyorum. Yaza kadar sadece görürseniz aklınıza gelecek kıvama ulaşamayacaksanız bakmayın derim!

:)







25 Ağustos 2014 Pazartesi

Klişe!

     Nasıl oldu da asrın klişesine düştüm ben!
     Sahiden de ne kolaymış kötü bir şey olduğunda patır patır dökülmek... Halbusi onca güzel şey olmuştu son yazıyı yazdığımdan beri. Ve yine halbusi bu blogu açarken tek derdim abuk subuk yazmak olacak, işe yaramazca söylenmek yok buralarda diyordum. Ki önceki yazılara baktığımızda abukluk ve de subukluk aşikar... Lakin pek de tatlıymış be dilediğince söylenmek, aralara sıkışmamış küfürler sallamak... :)

     'Dur oturup düzgünce yazarım bu güzel olayı' demek yok bu gece...

     Dolmuşa binmeden 24 saat öncesine dönmek bile yeter aslında. Basit insanım ben, fazla bir şey beklememek lazım...

Bu Pazar;
Tiramisudan Pacman yaparak eğlendim,




İki satır okuduklarında en azından gülümseyeceklerini bildiklerime mektup yazdım,



Şu görmüş olduğunuz göbeği mıncırarak sömürdüm,

Ya işte böyle basit insanı bile delirtiyorlar. Sonra neden sudoku!

:)


24 Ağustos 2014 Pazar

Pırıl Pırıl Bir Gelecek!

     Ailem bir şekilde çadırdı evdi derken tam 60 senedir yazları Çeşmealtı'nda ikamet ediyor. Benim de 31 yaşımda olduğumu düşünürsek aşağı yukarı 15 senedir dolmuşla İzmir-Çeşmealtı arasında gidip geliyorum. Ve bugün ne trafikle ne de sıcak havayla alakası olmayan bir şekilde hayatımın en kötü yolculuğunu yaşıyorum. Gerçi biraz sonra yazacaklarımın bu senelerin hiç biriyle alakası yok, bu yolculuğu ilk kez de yapıyor olabilirdim.

     Dolmuşa biner binmez arka köşe, cam kenarını boş görüp oturmamla yaşadığım sevinç 3 komiserin ileride bir yerlerde dolmuşa binmesiyle kabusa dönüşüyor. Daha biner binmez yüksek perdeden konuşmaları sayesinde komiser olduklarını, arabalarının bozulduğunu, silahlarının arabada kaldığını ve 10 seneden sonra ilk kez dolmuşa binmek zorunda kaldıklarını öğreniyoruz. Öğreniyoruz çünkü bunu on yedi kere falan tekrar etme gereği duyuyorlar. Yanımdaki üç boş koltuğa oturdukları için kaçacak bir yer yok. Oturmasalar da o bağırarak konuşma stilini en ön koltukta oturanlar da aynı netlikte duymuş olmalı diye düşünüyorum. İlk başta sadece yüksek perdede konuşuyorlar, dolmuşta kitap okuma hayalimi bir kenara bırakıp kulaklığımı takıp sesi açıyorum, onları dinlemek zorunda değilim zira. Daha sonra işin rengi değişiyor. Telefonla arkadaşlarını arayıp hoparlörü açtıktan sonra kendisine şarkı söyletiyorlar, yetmiyor kendileri de katılıyor. Sonra telefon kapanıyor ama yetmez ki, telefondan kına gecesi şarkıları, ankara havaları açılıp tüm dolmuşa dinletiliyor. Eller çırpılıyor, parmaklar şıklatılıyor, şarkılara eşlik edilip oturdukları yerden oynamaya çalışıyorlar... Yetmiyor, bir ara sigara yakılmaya kalkılıyor, 10 seneden sonra ilk defa binmiş çünkü bilmiyor ki adam, hakkı!!! Bir pazar akşamı Çeşme istikametinden dönüş trafiğini bilenler bilmeyenlere lütfen anlatsın... Bu durumda dahi yarım saat sabrediyorum, belki bir noktadan sonra sakinlerler diye... Ama yok... Kulaklığı çıkarıp dik dik bakıyorum, aralarından en susmayanı fark edip bakıyor. Elinde sonuna kadar açık müzikle "Rahatsız mı oldunuz? Ben on senedir dolmuşa binmiyorum da" diyor gevrek gevrek. Belli oluyor diyorum on senede çok şey değişti, artık toplu taşımada ne sigara içiliyor ne de başkalarının düzgün seyahat etme hakkı böyle istismar ediliyor. "Sizden başka kimse rahatsız olmuyor" diyor bana... Olsalar da söyleyemezler polissiniz ya size her şey serbest nasılsa diyorum. Önden teyzenin biri "Benim allahtan başka kimseden korkum yok eğlenerek gidiyoruz biz" diyor. Başka da kimseden çıt çıkmıyor. Ben rahatsız oluyorum deyip kulaklıklarımı takıyorum yeniden. Müzik kapanıyor ama yüksek perdeli konuşmalar devam... Üstelik başka bir amca da inerken hayatının en eğlenceli yolculuğunu geçirdiğini söylüyor!

     Lütfen bu akşamdan sonra kimse benden insan sevmemi falan beklemesin...  Kentkartı boş olana karşılık beklemeden kentkart basmak yok bundan sonra benim için... Teyzelere, amcalara yorgunluktan geberiyor olsam da yer verme devri de kapandı misal. Ne de olsa oyun havaları eşliğinde gerekirse oynayarak yolculuk etmek onlar için daha cazip... Banka ve bilumum kuyrukta biraz daha az beklesinler diye yerimi teklif etmek falan da tarihin tozlu sayfalarında yerini aldı!

     Allah'tan başka kimseden korkmayan laf esirgemez teyzenin; Ali İsmail Korkmaz dövülerek, Abdullah Cömert başından vurularak öldürüldüğünde en ön saflarda karşı çıkmak için yer aldığından kuşkum yok!!! Yani sadece gençler değil, orta yaşlılar ve yaşlılar da ülkemi pırıl pırıl yapmak için elinden geleni yapıyor. Lütfen müsterih olunuz...

18 Aralık 2013 Çarşamba

NatGeoWildÇeşmealtı # 2

Gaza gelmek: Dolduruşa gelmek
diyor TDK... 
İTÜ sözlük ise "bir işi başarmak için ölürcesine hırs yapacak kıvama gelmek" olarak tanımlıyor...
Velhasıl kelam, gaza gelemiyorum gonşular! Çoğu konuda; aşkta, işte, arkadaşlıkta...( Fazlası zarardır belki de, birazı gerekiyor, kesin bilgi!) Ama konumuz bu çoğunluk değil. Konumuz; Bastet! 
Ablam hanımefendi kişisi nasıl oluyor da her seferinde beni bu hayvanla ilgili gaza getirmeyi becerebiliyor, çözemedim. Ortaya bir fotoğraf atıyor, sonrası için pek bir şey yapmasına gerek kalmıyor, ben zaten atlıyorum.

Evvela bunu paylaştı fasbükte "denicen mi?" diye;


Görev basit çıktı, sonuç güzeldi;


Sonra şu aşağıdaki fotoğraf geldi; 


Ben ilk sonuç güzel çıkınca gaza geldim tabii... Parmaklarıma türlü bıyıklar çizdim, güya hepsiyle ayrı ayrı fotoğraf çekeceğim. Nereye çekiyorsun! Duruyor mu ki itkedisi? Durmuyor... Gün içerisinde defalarca denediğim için caaanım siyah bıyıklar mora bile döndü. (Arada elime oje de sürmüşüm!) Sonuncu, büyük karede uykulu halinden faydalandım, ancak bu kadar oldu...


Ablam kişisi yılmadı, bunu gönderdi;


Diğerlerini tek başıma, bir elimde telefonla halletmiştim lakin bu zinhar yek halledilecek bir görev değildi. Ablam hanımefendi gelince yaptık ve anladık ki iki de yetmez, üç kişi gerekliymiş! Uykuluyken yaptığımız demelerde saçı üstüne atar atmaz kalkıp gittiği için ancak böyle bir çözüm bulabildik;


( kızıl saç yeşil gözle harika oluyormuş, anladık :P )

Son iki görevdeki başarısızlıktan sonra motivasyon düştü. Zaten o sırada yaz sonu geldi Bastet yuvasına (ablamın evine) gitti.

Şimdilerde rastladığım şu fotoğrafla ilgili bir takım düşüncelerim var;


Beyazeşya alacak birileri çıksın diye bekliyorum! :)

O sırada bir de (bu sefer kendi gazımla) şu şekil bir kitap ayracım olsun istedim;


el ayracım oldu! o.O

Bir dahaki yaza uygun bir tekne bulursak da hayalim budur; 


hatırlatın... :)

Siz de beni madara etmek isterseniz bulduğunuz komikli fikirleri mail adresime gönderebilirsiniz. Elimin üstüne kırmızı çizgileri ben çok yakıştırıyorum çünkü, en sevdiğim aksesuarlarım! 

:)

* evet, kemik yaşım 30 olabilir ama akıl yaşım 14'ten yukarı değil...
** hayır, bunların hiç birinde canı falan yanmadı, onun yerine benim ağzıma sıçtı bacım afedersin! :)


27 Ekim 2013 Pazar

NatGeoWildÇeşmealtı # 1

     Deniz kenarı çocuuyum ben, hem doğum yeri hem de zamanı olarak. Sanırım bu yüzdendir ki, deniz kenarında kumla ya da taşlarla şakır şukur oynayarak bile sıkılmadan zaman geçirebilirim (yarım saatte bir yüzmek kaydıyla). Kovamı küreğimi yanımda götürmem yasak olmasa neler yaparım neler.. :P Neyse ki taşları cisimlere benzetme huyuma yasak yok! "Aaa bak bak bu resmen ayakkabı, şu da bildiğin balık yahu!" diye diye geçiyor zaman. Bu yaz taş boyama oyalanmalarına girişince bu huyum daha bir anlam kazandı. Sizlere, 'muhteşem' boyadığım taşlarımdan örnekleri başka bir yazıda göstereceğim, endişelenmeyin. :) Şimdilik sadece, senelerdir hemen hemen her deniz kenarına gidişimde bulup tekrar bıraktığım, bu sene aklımı başıma devşirip 4 aylık kesintili süreçte topladığım kalp şekilli taşlarımı paylaşmak istiyorum.



     Farkındayım, kimisi az benziyor... Zorlandığınız yerlerde hayal gücünüzü çalıştırınız! :)

     Sanki bir nedeni olması gerekiyormuş gibi, konudan söz ettiğim kişilerden "taş kalplisin de ondan", "yevruum kim kalbini taşa çevirdi" şeklinde yorumlar geldi. Halbuki, bence işin aslı tüm yazı kıçkıça geçirdiğimiz halde bir türlü karşılık bulamadığım Bastet aşkımdan kaynaklanıyordu. Başka da bir şey olamazdı. Durumu, bulduklarımdan birini Bastet'e armağan ederek çözüme kavuşturduğuma inanıyorum!



Baksanıza, ne kadar içtenlikle karşıladı! Canım yaa.. :)

* evet başlığın yanında 1 var çünkü bu bir seri olacak... bolca Bastet ve bir sürü saçma sapan şey içerecek (yani genel içerikten farklı değil) :) beğenmezseniz sorumlusu Fermina Daza'dır! Gaza getirdi beni... :))